top of page

İmar Bankası Emsali: Fon Tasfiyesinde SPK'nın Hizmet Kusuru ve Tazminat

Yazarın fotoğrafı: Av. Dr. Gürkan Coşkun
Av. Dr. Gürkan Coşkun
1 dakika önce
7 dakikada okunur

Son güncelleme: 2 Kasım 2026

Sermaye Piyasası Kurulu'nun (SPK) 17 Eylül 2026 tarihli kararlarıyla tasfiyesine karar verilen yatırım fonlarında, yatırımcıların tasfiye bakiyesinden karşılanamayacak zararlarını kimden talep edebilecekleri sorusu giderek önem kazanmaktadır. 27 Ekim 2026 tarihinde yürürlüğe giren 7596 sayılı Tasfiyesine Karar Verilen Bazı Yatırım Fonları Hakkında Kanun, ödemelerin usul ve sırasını ve fonu zarara uğratanlardan yapılacak tahsilatı düzenlemiştir. Ancak anılan Kanun, sermaye piyasasının gözetim ve denetimiyle görevli kamu kurumu olan SPK'nın kendi sorumluluğuna ilişkin bir hüküm içermemektedir.

Bu sorunun yakın hukuk tarihimizde bir örneği bulunmaktadır. 2003 yılında faaliyet izni kaldırılan Türkiye İmar Bankası T.A.Ş.'ye devlet iç borçlanma senedi (DİBS) almak üzere para yatıran yatırımcılar, SPK ve Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) aleyhine idari yargıda tam yargı davaları açmış ve ilk derece yargılamasında lehlerine karar almışlardır. Alacaklar ise sonradan çıkarılan özel bir kanunla ödenmiştir.

Bu yazıda İmar Bankası sürecinde verilen başlıca kararları, kabul gören gerekçeleri ve bu kararların bugünkü fon tasfiyesi bakımından hangi ölçüde emsal niteliği taşıyabileceğini değerlendiriyoruz. Tasfiye kurallarına ve PBLK kaydına ilişkin açıklamalarımız için TEFAS'ta Tasfiye Edilen Fonlar: PBLK Kaydı ve Takasın Kesinliği ve TEFAS Fon Satış Emri İptali: Yatırımcı Hakları ve Tazminat başlıklı yazılarımıza bakılabilir.

Kısaca İmar Bankası süreci

  • 1990: SPK, bankanın aracılık faaliyetlerini durdurdu ve borsa üyelik belgesini iptal etti. Yargı kararlarında bu kararın tarihi 25.10.1990 ve 21.11.1990 olarak farklı biçimde geçmektedir.

  • 21 Ekim 2002 – 3 Temmuz 2003: Banka, aracılık yetkisi bulunmadığı hâlde gazete ve televizyon ilanlarıyla yoğun biçimde hazine bonosu ve devlet tahvili sattı. Satışların önemli bir kısmının karşılığında senet bulunmuyordu.

  • 3 Temmuz 2003: BDDK bankanın faaliyet iznini kaldırdı ve yönetimi Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na (TMSF) geçti.

  • 2 Aralık 2005 ve 28 Aralık 2006: Danıştay 13. Dairesi ve Ankara 12. İdare Mahkemesi, yatırımcıların zararından SPK ve BDDK'yı hizmet kusuru nedeniyle yarı yarıya sorumlu tuttu.

  • 30 Mayıs 2007: 5667 sayılı Kanun yayımlandı ve DİBS adı altında toplanan paraların TMSF aracılığıyla ödenmesi öngörüldü.

  • 2010 ve sonrası: Temyiz aşamasındaki kabul kararları bu Kanun gerekçesiyle bozuldu. Anayasa Mahkemesi de Kanun'la sağlanan ödemenin mülkiyet hakkı bakımından adil dengeyi koruduğunu kabul etti.

Danıştay, SPK ve BDDK'yı hangi gerekçeyle sorumlu tuttu?

Sürecin temel kararı, Danıştay 13. Dairesi'nin 02.12.2005 tarihli ve E.2005/2625, K.2005/5753 sayılı kararıdır. Dava, Bakanlar Kurulu kararının iptali istemini de içerdiğinden Danıştay'da ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülmüştür. Daire, Hazine Müsteşarlığı, Merkez Bankası, İMKB ve TMSF yönünden husumet bulunmadığını kabul etmiş ve davayı Başbakanlık, BDDK ve SPK husumetiyle incelemiştir.

Kararda hizmet kusuru, öğreti ve içtihatta yerleşik olduğu üzere hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi ve hiç işlememesi biçiminde tanımlanmıştır. Daire'ye göre kanunla kendisine görev verilen idare, bu görevi yerine getirecek örgütü kurmak, gerekli denetimi yapmak ve önlemleri almakla yükümlüdür ve bu yükümlülüğü gereği gibi ve zamanında yerine getirmediğinde hizmet kusuru doğar.

BDDK bakımından Daire, Kurum'un bankaya atadığı yönetim kurulu üyesinin 13 Ocak 2003 tarihinde bankanın ilanlarla hazine bonosu sattığını yazılı olarak bildirdiğini, bir Maliye müfettişinin de Mart 2003'te televizyon ilanlarını gerekçe göstererek inceleme istediğini tespit etmiştir. Bu bildirimler Kurum içinde ilgili birimlere havale edilmiş, ancak satışların önlenmesine yönelik bir işlem yapılmamıştır. Daire bu olgulardan hareketle BDDK'nın bankanın mevzuata aykırı işlemlerini zamanında saptayamadığı ve tasarruf sahiplerinin haklarını koruyamadığı sonucuna ulaşmıştır.

SPK bakımından ise dayanak, o tarihte yürürlükte bulunan 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 22. maddesinin (g) bendidir. Anılan hüküm SPK'ya, sermaye piyasasını ilgilendiren yayın, duyuru ve reklamları izleme ve yanıltıcı olanları yasaklama görevi vermekteydi. Daire, SPK'nın kuruluşundan bu yana bu görevle donatılmış bir birim oluşturmadığını ve aracılık yetkisini 1990 yılında bizzat kaldırdığı bir bankanın, aradan on iki yıl geçtikten sonra yayımlanan ilanları hakkında herhangi bir işlem yapmadığını tespit etmiştir. Kanunla verilen bir görevin, kurumun iç örgütlenmesinde buna ilişkin bir birim bulunmadığı gerekçesiyle yerine getirilmemesi hizmet kusuru olarak nitelendirilmiştir.

Bu gerekçelerle tazminat istemi kabul edilmiş ve yatırımcının bankaya yatırdığı tutarın, dava tarihi olan 25.02.2005'ten itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte BDDK ve SPK tarafından yarı yarıya ödenmesine hükmedilmiştir. Bakanlar Kurulu kararının iptali istemi ise oybirliğiyle reddedilmiştir.

Kararın tartışmaya açık yönleri nelerdir?

Tazminata ilişkin hüküm oyçokluğuyla verilmiştir ve karşı oylar bugün de dikkate alınmayı hak etmektedir. Bir üye, zararın asıl olarak banka yöneticilerinin suç teşkil eden eylemlerinden doğduğunu ve idarelerin ancak kendi katkıları oranında sorumlu tutulabileceğini belirterek BDDK'nın onda dört, SPK'nın ise onda bir oranında sorumlu tutulması gerektiğini ileri sürmüştür. Diğer bir üye ise yatırımcı bankanın iflas tasfiyesine katılmadıkça gerçekleşmiş ve miktarı belli bir zarardan söz edilemeyeceğini, bu nedenle tazminata hükmedilemeyeceğini savunmuştur.

Kararın üst yargı aşamasındaki akıbeti tespit edilememiştir. Aynı olaya ilişkin diğer kabul kararlarından Ankara 12. İdare Mahkemesi'nin kararı ise Danıştay 13. Dairesi'nin 09.03.2010 tarihli ve E.2008/716, K.2010/2392 sayılı kararıyla bozulmuştur. Ancak bozmanın gerekçesi idarenin kusursuz olduğu değil, 5667 sayılı Kanun ve buna dayanan Bakanlar Kurulu kararıyla yeni bir ödeme yolunun öngörülmüş olmasıdır.

Yatırımcılara ödeme mahkeme kararıyla mı, kanunla mı yapıldı?

Ödeme kanunla yapılmıştır. 5667 sayılı Kanun'un 1. maddesi, bankada karşılığı bulunmadığı hâlde DİBS satışı adı altında toplanan tutarların başvuru üzerine TMSF aracılığıyla ödenmesini öngörmüş, hak sahiplerinden istenebilecek ibraname dahil olmak üzere usul ve esasların belirlenmesini Bakanlar Kurulu'na bırakmıştır. Kanun'un 2. maddesi ise bu Kanun hükümlerinin idari yargıda açılmış davalara da uygulanacağını hükme bağlamış, bu davalarda verilen kararların icra takibine konu edilmesi hâlinde vekâlet ücretini de sınırlamıştır.

Anayasa Mahkemesi'nin Sıdıka Yönetci kararında (B. No: 2013/7056, 20.04.2016) aktarılan TMSF bilgisine göre Ekim 2015'e kadar 22.095 hesap için, yaklaşık 725 milyon TL'si anapara olmak üzere toplam yaklaşık 965 milyon TL ödenmiştir. Aynı kararda, Ankara 12. İdare Mahkemesi'nin 28.12.2006 tarihli ve E.2005/274, K.2006/3344 sayılı kararıyla SPK ve BDDK aleyhine yarı yarıya tazminata hükmettiği, bu kararın 5667 sayılı Kanun gerekçesiyle bozulduğu ve bozmadan sonra dava hakkında karar verilmesine yer olmadığına hükmedildiği de anlatılmaktadır.

Bu itibarla yatırımcılara yapılan ödemenin hukuki dayanağı mahkeme kararı değil, kanundur. Bununla birlikte kamu kurumlarının kusurunu tespit eden yargı kararlarının, kanun koyucunun özel bir ödeme düzenlemesi yapmasından önce verilmiş olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Anayasa Mahkemesi de Sıdıka Yönetci kararında, daha önce verdiği Turgay Şen kararına atıfla, 5667 sayılı Kanun'la getirilen düzenlemenin kamu yararı ile yatırımcıların mülkiyet hakları arasındaki adil dengeyi koruduğunu kabul etmiştir.

Anayasa Mahkemesi'nin 2005 tarihli iptal kararının önemi nedir?

Anayasa Mahkemesi, 04.05.2005 tarihli ve E.2004/4, K.2005/25 sayılı kararıyla (RG 23.06.2005), 5021 sayılı Kanun'la getirilen ve kıyı bankalarından aktarılan hesapları mevduat güvencesi dışında bırakan hükmü Anayasa'nın 2. ve 10. maddelerine aykırı bularak oyçokluğuyla iptal etmiştir. Dava, TBMM'deki ana muhalefet partisi grubu tarafından açılmıştır.

Bu karar DİBS alan yatırımcılara ilişkin değildir. Kararın önemi, belirli bir yatırımcı grubunu ödeme düzeninin dışında bırakan bir kanun hükmünün eşitlik ve hukuk güvenliği ilkeleri yönünden denetlenip iptal edilebildiğini göstermesindedir. Bununla birlikte karşı oy yazılarında söz konusu ayrımın hakkın kötüye kullanılmasını önlemeye yönelik olduğu ve Anayasa'ya aykırı bulunmadığı ifade edilmiştir. Bu durum, benzer nitelikteki her hükmün iptal edileceğinin varsayılamayacağını göstermektedir.

İmar Bankası kararları bugünkü fon tasfiyesine emsal olabilir mi?

İki süreç arasında dikkat çekici benzerlikler bulunmaktadır. Her ikisinde de kamuya açık bir yatırım aracında büyük bir açık ortaya çıkmış, binlerce yatırımcı etkilenmiş, gözetim ve denetim görevi kamu kurumlarına ait olmuş ve kanun koyucu özel bir kanunla duruma müdahale etmiştir. Ancak aşağıda belirtilen farklılıklar, açılacak davaların sonucunu doğrudan etkileyecek niteliktedir.

Kusurun ispatı: İmar Bankası'nda kurumların elinde açık bilgiler bulunmaktaydı. Bankanın aracılık yetkisini SPK bizzat kaldırmıştı, yetkisiz satışlar televizyonda ilan ediliyordu ve uyarılar yazılı olarak ilgili kurumlara ulaşmıştı. Fon tasfiyesinde ise SPK'nın hangi bilgiye ne zaman sahip olduğu ve hangi önlemi almadığı somut belgelerle ortaya konulmadıkça hizmet kusurunun kabulü güçtür.

İlliyet bağı ve kesinleşmiş zarar: Danıştay, SPK aleyhine açılan başka bir tam yargı davasında bu iki şartın gerçekleşmediği gerekçesiyle verilen ret kararını onamıştır. İzinsiz halka arz yapan bir şirketler grubuna para yatıranların açtığı bu davada, yatırımcıların ticari bir tercihte bulunduğu ve şirket ile yöneticilerine karşı başvurabilecekleri yollar bulunduğu gerekçesiyle kesinleşmiş bir zarar ve uygun illiyet bağı bulunmadığı kabul edilmiştir (Danıştay 13. D., E.2015/2033, K.2021/5352, 27.12.2021).

Mahsup: 7596 sayılı Kanun'un 4. maddesinin beşinci fıkrası uyarınca nihai ödemede, fon pay sahibine tasfiye malvarlığından, geri kazanım hesabından veya diğer hukuki yollardan daha önce yapılan ödemeler mahsup edilecektir. Bu nedenle bir tazminat ödemesi, tasfiyeden alınacak tutardan düşülebilecektir.

Kanuni giderim yolu: Anayasa Mahkemesi İmar Bankası sürecinde kanunla öngörülen ödeme yolunu yeterli görmüştür. 7596 sayılı Kanun'la kurulan tasfiye ve geri kazanım düzeninin de ileride benzer bir değerlendirmeye konu olması mümkündür.

Değerlendirmemiz

Kanaatimizce İmar Bankası süreci, fon yatırımcıları bakımından tek bir emsal karardan ziyade izlenecek hukuki yolları gösteren bir örnek olarak okunmalıdır. Danıştay'ın 2005 tarihli kararı iki önemli ilke ortaya koymuştur. Birincisi, kanunla verilen gözetim görevi, kurumun iç örgütlenmesindeki eksiklik gerekçe gösterilerek yerine getirilmemiş olamaz. İkincisi, kendisine ulaşan somut uyarılara rağmen harekete geçmeyen kurum, doğan zarardan sorumludur. Bu ilkelerin, SPK'nın 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'ndan doğan gözetim ve denetim görevleri bakımından da ileri sürülebileceği kanaatindeyiz.

Öte yandan bu emsal, SPK aleyhine açılacak her davanın kabul edileceği anlamına gelmemektedir. Karşı oylarda dile getirilen kusurun paylaştırılması ve kesinleşmiş zarar itirazları güncelliğini korumaktadır ve Danıştay'ın yukarıda anılan 2021 tarihli kararı, kesinleşmiş zarar ve illiyet bağı şartlarının SPK aleyhine açılan davalarda titizlikle arandığını göstermektedir. Bu itibarla bir tazminat talebinin başarısı, tasfiye sonunda karşılanmayan zararın kesinleşmesine ve SPK'nın somut ihmalini ortaya koyan belgelerin toplanmasına bağlıdır. İmar Bankası sürecinde de belirleyici olan, tek tek davaların sonucundan ziyade kamu kurumlarının kusurunu tespit eden kararların bir bütün olarak doğurduğu etki olmuştur.

Yatırımcılar şimdiden neye dikkat etmelidir?

İleride ileri sürülebilecek bir talep bakımından en önemli husus delillerin korunmasıdır. MKK hesap dökümleri, fon alım ve satım dekontları, verilen talimatların kayıtları, aracı kurumla yapılan yazışmalar ve fona ilişkin ilan, bilgilendirme ve izahname metinleri, kusurun ve zararın ispatında kullanılabilecek belgelerdir ve şimdiden saklanmalıdır.

7596 sayılı Kanun uyarınca net yatırım tutarı MKK tarafından hesaplanmaktadır. Ara ödeme tutarı ve yatırımcının ödeme sırasındaki yeri, tasfiye sonunda karşılanmayacak zararın miktarını belirleyeceğinden bu hesaplamalar ve ödemeler yakından takip edilmelidir. İmar Bankası sürecinde ödemelerin ibraname karşılığında yapıldığı da hatırlanmalıdır. Ödeme sırasında yatırımcıya bir ibra veya feragat metni sunulması hâlinde, bu metnin kapsamı imzalanmadan önce değerlendirilmelidir.

Süreler bakımından ise gözetim eksikliğine dayanan tazminat talepleri, kural olarak 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 13. maddesi uyarınca önce idareye başvurularak ileri sürülür. Anılan madde, başvurunun eylemin öğrenildiği tarihten itibaren bir yıl ve her hâlde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde yapılmasını öngörmektedir. Öğrenme tarihinin hangi an olarak kabul edileceği tartışmalı olduğundan ihtiyatlı davranılmalıdır. Tasfiye kararının ilan edildiği 17.09.2026 tarihi esas alındığında bir yıllık süre 17.09.2027 tarihinde dolmaktadır. SPK'nın tasfiye sürecinde tesis ettiği işlemlere karşı açılabilecek iptal davalarının süreleri ise her işlem için ayrıca işlemektedir.

Kaynaklar

Bu yazı, 2 Kasım 2026 tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan mevzuat ve erişilebilen içtihat esas alınarak genel hukuki bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır. Her yatırımcının durumu fonun türüne, işlem tarihlerine ve tasfiye sürecindeki gelişmelere göre farklılık gösterebileceğinden, somut bir karar verilmeden önce durumun ayrıca değerlendirilmesi gerekir.

 
 
 

Yorumlar


bottom of page